Psikanalizin Bilişsel Davranışçı Terapiye Yanıtı (Arzu İçin, BDT’ye Karşı)

9–13 dakika

Jacques-Alain Miller, Çev. Ali Eren Ataş

Hızlı cevapların, çözümlerin, iyi hissetmenin ve hatta iyi hissettirilmenin rağbet gördüğü günümüzde psikanaliz bunlara nasıl bir yanıt verebilir? Kendi etiğine bağlı kalmaya devam edebilir ya da tüm bunların bir noktaya kadar bir aldatmaca olduğunu söyleyebilir. Yine de soru şu: En baştan hızlı bir çözüm vadetmediğini belirten bir sürece, psikanalize neden başlayalım? Jacques-Alain Miller 2005 yılındaki, The Later Lacan: An Introduction (2007) kitabında basılan konuşmasında, Türkiye’deki kliniği de yakından ilgilendiren bu konuda yanıtlar arıyor.


Paris’te “mücadele” terimini kullandım; mücadele ile ilgili olarak konuştum. Çünkü Fransa’da BDT (Bilişsel Davranışçı Terapi) henüz baskın bir model olmaktan çok uzakta. Bizim çevrede, henüz keşfedilen bir şey ve hastanelerde veya bakım kurumlarında yaygın değil. Sadece, dışarıdan bakıldığında yeni ve şaşırtıcı bir şey olarak ortaya çıkan ve son zamanlarda yapılan Accoyer değişikliği ve INSERM çalışması sayesinde dikkatimizi çekti.1 Klinik uygulamada BDT’nin ortaya çıktığını görmedik. Belki de dikkatsizdik çünkü geçtiğimiz on senede üzerine yazılmış bir tür literatür vardı. Ancak gündelik uygulamada mevcut değildi. Yeni bir şey olduğunu fark eder etmez ilgilenmeye başladık. Ve bence, Fransa’da bunu böyle şaşırtıcı şekilde keşfettiğimiz için, bugün Londra’daki bu Forum’da bir araya gelerek BDT’nin yükselişini tartışıyorsunuz.

Burada, İngiltere’de veya Freudian Field’de daha önce böyle bir toplantı düzenlemediğinizi düşünüyorum. Bizim şaşkınlığımız ya da cehaletimiz, öfkemiz ve Fransa’daki etik başkaldırımızın sizin için bazı sonuçları olduğunu düşünüyorum. Burada neyin çok daha olağan olduğunu sorgulamanızı sağladı. Bu sebeple, Fransa’da başlattığımız mücadelenin buraya aktarılabileceğine inanmıyorum. Senkronize değiliz. Burada, yanılıyor olabilirim ama BDT’nin zaten konuşma terapisinin baskın modeli olduğu bir durumla karşı karşıyasınız. Konuşma terapisi denilen yeni bir alan yaratıldı ve bu konuşma terapisi alanında, psikanalizdense BDT baskın model. Bu, durumu doğru tanımlıyor mu?

Fransa’da, sanırım burada da durum aynı, BDT bürokrasi tarafından yönetilen bir gelişme; devlet bürokrasisi ve sigorta bürokrasisi tarafından yönetiliyor ve “psi’ler” [tüm psikoterapi ve danışmanlık alanındaki uygulamacılar] tüm bu bürokrasinin baskısını hissediyor. Bu, son on senenin diyelim, yeni bir boyutu: “Psi’lerin” siyasi ve ekonomik birer faktör olması gerçeği. 25 sene önce aynı zamanda kurumda bir rolü olan özel muayenehane uygulamacıları olarak konuştuk. Ancak esas uygulama özeldi ve bu uygulama, tedavi isteyen bireysel hastalar tarafından talep ediliyordu. Oysa şu an tamamı ile yeni bir dünyadayız. “Psi’ler” tüm sağlık sisteminin önemli bir ekonomik faktörüdür ve bu durum, modern demokrasilerin tümünde finansal açığı arttırmaktadır. 

Bu şu anlama geliyor: Bu alanda yeni bir Öteki’ye sahibiz, daha önce sahip olmadığımız, daha hızlı, daha az maliyetli, tamamen öngörülebilir ve nihai noktası ve süresi tahmin edilebilir tedaviler bekleyen bir Öteki. Bunun sonucunda yeni bir tür talep ile karşı karşıyayız. Önceden, bizden tedavi isteyen bir birey vardı. Şimdilerde ise talepte bulunan bir kolektif, genelleştirilmiş bir Öteki var. Bunu nasıl tedavi etmeliyiz? Talep eden ve buyuran ve vazgeçmeyip bizlere emirler vermeye devam eden finansal Öteki’yi veya bürokratik Öteki’yi nasıl ele almalı? Bunun yeni bir tür hasta olduğunu söyleyebilirim! Bu yeni hastayı nasıl tedavi etmeliyiz? Bu bakış açısıyla, “mücadele” kelimesi söz konusu hastayla ilişkilenmenin en iyi yolu değil. “Mücadele” etmek ters tepebilir ve belki de buna bir mücadele dememeliyiz. Belki de bu talebin temelini kabul etmek zorunda kalacağız, böylece onunla bir tür judo yapabiliriz; belki de BDT’nin göründüğü kadar etkili, hızlı veya ucuz olmadığını gösterebiliriz. Benim tavsiyem bu.

Ve bu, Britanya’da ne kadar ilerlediğinize bağlı. Fransa’da, şimdilik bu Öteki hala küçük. Şu anda çok güçlü bir sesi yok. Ancak bu iki veya üç sene içerisinde değişebilir. Bir bakıma, geleceğimizin nasıl görünebileceğini anlamak için buradayım çünkü [şu anki] siz bizim geleceğimiz olabilirsiniz. Uzun bir süre Fransa’nın sizin psikanalizdeki geleceğiniz olacağını umduk. Bunun yerine, şu an sizin sorununuzun bir türünü Fransa’da keşfedecek olmamız olası duruyor.

ABD’nin bu açıdan Britanya’dan daha “ilerlemiş” olduğundan emin değilim. Üç sene önce Washington Post’taki bir makale BDT’nin Britanya’da ABD’de olduğundan daha popüler ve Britanya’da “ilk başvurulan tedavi” olduğunu söylemişti. ABD’de daha gelişmiş olabilecek şey bireyci hukuki çıkar gruplarının uyguladığı baskıdır -“haklarımız var, haklarımıza saygı duyun”-, onlara göre psikanaliz hukuki haklara saygısız görünmektedir. 

Psikolojik değerlendirme ile ilgili fikrim, bunun kaybedilmiş bir dava olduğudur. Demek istediğim, çok maliyetli ve uygulanması mümkün değil. Değerlendirme yoluyla elde ettiğiniz veriler işlenemez; sadece birikir ve nihayetinde kullanılamaz hale gelir. Bunun altında yatan şeffaf bir bildiği varsayılan özne elde etmeye yönelik bir teşebbüstür. Bana göre, mutlak bir bildiği varsayılan özne epey tuhaf bir olgudur. Daha önce yaşananlardan sonra bu nasıl mümkün olabilir ki? Yeni papanın kınadığı “Tanrı öldü.” ve genel görelilikle aynı anda mutlak bir bildiği varsayılan özneye nasıl sahip olabilirsiniz? Doğrusunu söylemek gerekirse, toplumumuzda yeni bir mutlak bilgi ideali, insana dair her şeyin genel bir sayısallaştırılması ideali görüyoruz. Bu daha çok Tanrı’nın yeniden doğması -entelektüel bir Tanrı’nın yeniden doğması – veya tekrar doğması gibi bir şeydir ve söylememde bir mahzur yoksa kendi mantığı gereği başarısızlığa uğrayacak. Başarısızlığa uğraması yıllar alabilir ve başarısızlığa uğrayacağı vaktin ABD ve Avrupa’da aynı olup olmayacağını bilmiyorum. Görünen o ki, tüm sağlık hizmeti maliyetinin yüzde yirmisi değerlendirmeye gidiyor. Geçenlerde New York Times’ta birisi bu rakamı verdi. Bu durumun bu şekilde sonsuza kadar gideceğine inanmak güç. Ancak şimdilik, bu bir dünya kavrayışı, bizim yolumuzla epey çelişkili olan yeni bir Weltanschauung [dünya görüşü].

Psikanaliz neden devlet düzenlemesi dışında gelişti ve neden bu şekilde gelişmek istedi? Uzun bir zaman boyunca psikanaliz kitlesel bir endişe, kitlesel bir uygulama değil niş bir uygulamaydı. Bu şekilde gelişmeye müsaitti çünkü psikanalizin arzusu tüm inançları, tüm sonları, tüm menfaat kavramlarını ve hatta gerçeklik kavramını sorgulamaktır. Bu, psikanalitik seansın farklı bir uzamda gerçekleştiği anlamına gelir; ister imgesel isterse de simgesel bir uzam olsun, önemli olan bu değil, önemli olan oranın sıradan iletişimin ortak uzamı olmamasıdır. Bu nedenle analitik uygulamanın dışarıdan düzenlenmemesi esastı. Hatta değerlerini, yöntemlerini ve sonuçlarını diğer uygulayıcılarla paylaşamayacaklarını düşünen psikanalistlerden dolayı içeriden nasıl düzenlenebileceği bile bir soru işaretiydi. 

Dolayısıyla, psikanalizin bu vahşi, asi yönü yapısal nedenlerden kaynaklanmaktadır. Freud, kendi zamanında psikanalizi uygarlaştırmaya çalışırken Lacan bunu eleştirdi ve ortak değerlerin, “kamu yararının”, “bildiğiniz” şeylerin ve anonim olan tüm evrensellik yapılarının dışında bir şeye dönüştürmeye çalıştı. Şu anda bu tür bir anormal büyümenin katlanılmaz olarak değerlendirildiğini kabul etmeliyiz. ABD’de uygulanan ve şu anda sadece Avrupa ülkeleri değil, Avrupa kıtası genelinde de uygulanan devlet kontrolünün seviyesi düşünülünce [psikanaliz] dayanılmazdır.

Asırlardır devlet kontrolüne alışkın olan biz Fransızlar için İngiltere, çok daha fazla hareket serbestliğine sahip olduğunuz, kıtadaki gibi bir devlet kontrolüne tabi olmadığınız bir ülkeydi; bu şimdiye dek sürdürdüğünüz aristokrat mirasınız sayesindeydi. Bana bunun her geçen gün yok olduğu söylendi. Artık, İngiltere’de bir ulusal kimlik kartı tartışmaları olduğunu öğrendiğimde üzüldüm. Her ne kadar hemen uygulanmasa da, bugün öğle yemeğinde bilgilendirildiğim üzere devlet kontrolünün artık İngilizler için de, en azından öncekinden daha fazla, geldiğini gösteriyor.

BDT ile karşı karşıyaysak yeni olgularla karşı karşıyayız demektir. BDT, uzun zamandır bildiğimiz, on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başında kullandığımız telkin yönteminin sadece yeni bir versiyonu mu? Telkinin yeni bir versiyonu olmamasından korkuyorum çünkü telkin, psikanalizin kendisinin korkunç bir tür yan ürünü. Bu olguda yeni olan şey bu. Bu durum bir yönüyle analitik-sonrası, Freud-sonrası. 

A. B.’nin [Aaron Beck] New York Times ve Washington Post’taki son röportajlarını okuduğunuzda onun [bir zamanlar] bir psikanalist olduğunu ve sonra sıkıldığını öğrenirsiniz. İnsanların aynı şeyi tekrar tekrar söylemesini artık dinleyemiyordu. Ve sanırım elli dakika da dinleyemiyordu. Analitik uygulamadan sıkıldı ve hastalarla çalışmayı çok yorucu buldu çünkü hedef çok belirsiz görünüyordu. Bay B. pratiğini bu şekilde hatırlıyor. Fikri şu ki, oturup, hastaları dinleyip “hmm” demek ile eninde sonunda bir sır ortaya çıkar. Ancak aynı zamanda tüm bu acziyet hissi ile yorulursunuz. Bu, bir analist olarak neden tatminsiz olduğuna dair onun tanımı. Ve yalnızca kendisi kötüye gitmemiş, ona göre hastaları da daha kötüleşmiş. “Hastalarıma seans sırasında serbest çağrışım yapmaları için izin verdikçe daha kötü hissediyorlar” diyor. Tabii, semptomların kristalize edilmesi uygulamada herkesçe malum bir gerçektir. 

Eğer bu olguyu anlayacaksak BDT’yi yalnızca psikanalizin bakış açısından değil, psikanalizin bir yan ürünü olarak anlamalıyız ve şunu söyleyebilirim ki Amerikan psikanalizinin bir yan ürünü olarak anlamalıyız. Çünkü BDT hakkında okuma yaptığınızda sağduyulu ifadelerden oluştuğunu görebilirsiniz ki bu, BDT’nin Amerika’daki analitik uygulamanın aşırı derecede standardize edilmesine atıfta bulunduğunu gösterir. Analistin bir tür saf tarafsızlığı olduğu fikri vardır ve bu “saflık”, analitik süreci yeniden insancıllaştırmak için BDT aracılığıyla bir şekilde düzeltilmeye çalışılan şeydir. Bu yüzden eğer bu çalışmaya devam edeceksek, bunu psikanalizin, Freudcu psikanalizin değil de Fransa’ya dışarıdan gelen bir şey olarak belirdiğini gördüğümüz Amerikan ya da İngiliz tipi psikanalizin bir yan ürünü olarak çalışmalıyız. Bunun bizim çalışmamızdan doğduğuna inanmıyoruz. İlk iddiam bu.

İkinci iddiam ise şu: BDT bakış açısının temeli, onların dil fikridir. Dilin onlar için ne olduğunu kuramsallaştırmazlar ama ben bunu bir dil teorisi, yani bir tanımlama teorisi olarak düşünüyorum. Dilin, temelde belirsizliğe mahal vermediğine ya da hiç yoksa dilin kolayca açık bir şekilde kullanılabileceğine ve sarih olduğuna inanıyorlar. Bu yüzden, hasta ve terapist arasında sıkıntının ne olduğu ve nasıl tedavi edilebileceğine dair önceden bir anlayışa sahip olunabileceğini düşünüyorlar. BDT’de, hangi terapinin kullanılacağı üzerinde anlaşmaya varılabileceği ve hastanın travmanın önceden yapılmış bir tanımına katılabileceği düşünülür. Bu şekilde, terapinin sonucu üzerinde anlaşırlar ve dolayısıyla, daha önce tanımlanan sorun baskılanır. Eğer bir kara kutuyu alıp içine girerseniz -kara kutu tedavi ve tedavi sürecidir- tanımlanmış olan sıkıntının içerisine girebileceğinizi, sonrasında bir çıktıya sahip olacağınızı, tanımlanmış bu sıkıntıyı algılayabileceğinizi ve  ortadan kaybolduğu konusunda mutabık olabileceğinizi varsayarlar. Bu mantıkta, tedavinin kendisinin sıkıntının tanımı üzerinde bir etkisi yoktur; sıkıntı süreçten bağımsız bir sabit olarak kalır. Sıkıntının tanımı üzerinde bir etkisi olmayan bir süreç inşa ettiler ve sıkıntının tanımının kendisi, Thomas Svolos’un daha önce gösterdiği üzere, bir icattır.

Ancak sıkıntının tanımı gerçekten bir icattır. Sıkıntı, tanımlandığı üzere bir “fobileştirmedir” diyebilirim. Fobi burada, zihinsel sorunların genel bir modelidir, tüm zihinsel yaşama dair korkudur. Burada, katlanılmaz olanın korkuya ve mesafelenmeye dönüştüğü fikri söz konusu. Genel bir sıkıntı her zaman kaçınmaya dönüşür, dolayısıyla zihinsel sorun bir kaçınmadır. BDT’nin evrensel modeli kaçınmadır diyebiliriz; bir şeyin sonuçları tetiklediği, tetiklenme mekanizmasına göre hareket edebileceğiniz ve bunun değiştirilebileceği fikrine karşılık gelir. Bu yalnızca bir taslaktır. Belki de uygulamada bu modelin neden gerekçelendirilmediğini gösterebiliriz. Bana kalırsa bu kesin biçimde gösterilebilir. Kanıta-dayalı hipotezin başlangıç noktası, önceden olanın sonradan olanla aynı olduğu düşüncesidir, böylece bir şeyin ortadan kaybolduğunu gösterebilirsiniz. Bu, dilin bir şeyin kesin bir tanımını yapmayı mümkün kıldığı fikridir ki bu da, gördüğümüz gibi, tedavinin baştan geçersiz kılınması anlamına gelir. Oysa bizler, her özne/hasta için gerçeklik kavramının tedavi yoluyla değiştirildiğini düşünüyoruz. Bu yüzden bizimki kendine yeten, tedavinin temel noktasını birleştiren bir teoridir. 

Bu Öteki’ye karşı benimsediğimiz tutum ve ona mücadele veya eleştiri ya da başka bir şey olarak hitap edip etmeyeceğimiz şu andaki uygarlığımızın tutumuna bağlı olacaktır. İnsanlar bu düzeydeki devlet kontrolü ve düzenlemesini kabul edecekler mi? Makine gözüyle bakılmayı arzulayacaklar mı? Ya da garanti edemeyeceğimiz bir etmen olarak, red mi edecekler? Prensip olarak çok fazla etkiye sahip olamayız. Thomas Svolos’un da söylediği gibi, bu bir etik yaklaşım sorunudur. Bana göre, BDT’nin dil modeli bir cihazın kullanım kılavuzu ile tam olarak aynıdır; bir alet satın aldığınızda aletin nasıl açılıp kapatılacağına dair açık bir talimat olur. Bu, BDT’te kullanılan dil modeli ya da anlayışıdır. Belki de insanlar, bir makinenin, insanlığın üstün bir hali olduğunu düşünecekler. Ve bu olursa yapabileceğimiz çok bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Benim için en şaşırtıcı olan olay ise dini kuruluşların, modern demokrasiye ait kiliselerin bu değerlendirmeye eşlik etmesi! Bana öyle geliyor ki, eskiden, ruhlar evi olarak bahsedilen şey üzerinden mekanizmanın hümanistik bir reddi vardı. O zamanlar müttefiklerimiz vardı. Freud her ne kadar şeytani gibi düşünülse de Lacan için din ve psikanaliz arasında mekanizma ve bilime karşı bir ittifak olduğu hala aşikardı. Bunu 50’li yıllarda çok açık biçimde hissedebilirdiniz. Şu an için eşit derecede dikkat çeken şey ise bunun artık olmadığıdır. Günümüzde din, bilimle rekabet etmiyor. Dünyayı bilime ve sayısallaştırmaya hiç tereddüt etmeden bırakıyorlar. Yalnızca tek bir şey ekliyorlar: Yaşamın savunulmasını, yaşamın ve öteki dünyanın savunulmasına dair temel fikri. Aynı zamanda, sayısallaştırmayı aşırı düzeyde kabul ediyorlar ve bu büyük bir değişiklik. Bu, dini çizginin değişmesinden ötürü güçler ilişkisinde bir değişiklik yarattı. Gördüğünüz gibi, BDT’ye karşı olan mücadelemizde dini yeniden insanileştirmek, konuşmamız gereken bir hedef. 

Bu metin, Jacques-Alain Miller’ın 21-22 Mayıs 2005 tarihlerinde Londra’da düzenlenen New Lacanian School of Psychoanalysis’in 3. Kongresi vesilesiyle gerçekleştirilen “Arzu İçin, Bilişsel Davranışçı Terapiye Karşı” başlıklı Psy-Forum’da yaptığı konuşmanın metnidir. Metin Natalie Wülfing ve Bogdan Wolf tarafından yazıya dökülmüş ve düzenlenmiştir.

1.Accoyer değişikliği, psikoterapi uygulamasını psikologlar ve tıp doktorlarıyla sınırlamayı hedefliyordu. Ecole de la Cause Freudienne ve diğer bazı “psi” örgütleri arasındaki ittifakın direncini takiben bu değişiklik yürürlüğe girmedi. O sıralarda, INSERM (Fransız Tıp Araştırma Enstitüsü) farklı psikoterapi yaklaşımlarının göreli etkinliği üzerine bir rapor yayımladı. Raporun yazarlarının bilişsel-davranışçı gelenekle ilişkili olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Bu nedenle, tahmin edilebileceği gibi, tedavi desteği istenen semptomun ortadan kalkması açısından etkinliği ölçen rapor, en etkili yaklaşımın BDT olduğu sonucuna varmıştır. (editör notu). 

Şuna bir yanıt: “Psikanalizin Bilişsel Davranışçı Terapiye Yanıtı (Arzu İçin, BDT’ye Karşı)”

  1. Yusuf Avatar
    Yusuf

    Özellikle din, bilim ve psikanaliz ilişkisi hakkında söyledikleri dikkat çekici. Emeğiniz için teşekkürler .

    Beğen

Yusuf için bir cevap yazın Cevabı iptal et